Nasil baslayacagimi bilmiyorum! Üzerinden 5 gün geçmesine ragmen biraz önce okudum ve yikildim! Ulus Baker “ölmüs”.
Bundan 14 -15 sene önce tanimistim Ulus’ u. Ev arkadasimla ODTU beseri koridorlarinda ödev teslimi için Ulus’ u ariyorduk. Nice zaman sonra bir koridorda yakaladik. Gömlek yollari yirtilmis, pijama, altinda bagciklari çikarilmis “ulus’ tan bir tezgahtan alinmis” ucuz ve delik desik ayakkabilarla agir agir yanimiza geldi ulus.
Sasi bakislarla “naber dedi”. Gözlügünün bir cami kirilmis, diger cami çerçevesine bakir kablo ile baglanmis bakir tel anten gibi havaya dikelmisti. Hakan’ in beni islettigini, “odtü delilerinden biri”ni bana hoca diye yutturdugunu düsünmüstüm. Hakan “bu Ulus Baker, su anda arastirma görevlisi ve akademik asaletini onamiyorlar” diyerek beni ikna etti. Üzüldüm durumuna. O siralar özalizm yillari, bir taraftan odtüde solcu ögrenciler ögrenci servislerinin kaldirilmasini protesto ederken diger yandan zenginlemis hocalar ve zengin ögrenciler park sorunundan dem vuruyorlardi. 90 li yillarin baslariydi.
Odtü’ nün hemen dibinde olan evimize zaman zaman Ulus kucaginda tomar tomar kagitlarla gelirdi. Zaman zaman ayakkabilariyla! yatagimda yatti. Hakkinda söylenen yüzlerce efsaneden birisi ailesinin çok zengin oldugu ama buna ragmen evsiz olduguydu.
Her ögrenci evi gibi bir gün evimiz dagildi. Ankara’ da konur sokak yüksel caddesi arasinda yüzlerce binlerce defa gördüm ulus’ u beni asla tanimadi. Hos, Tanil Bora disinda kimseyi tanidigini da sanmiyorum.
Birikim dergisinde spinoza, kant, hegel, marx felsefesi ve eisenstein sinemasi üzerine yazdigi yazilari, o dönem organize ettigimiz seminerlerdeki boguk bazen kendisinin bile duyamayacagi kadar sessiz kendi evreninde dolasan sözcüklerini duydum.
O zamanlar Ankara da Entellektüel olmayi kafasina takmis her gencin ilahiydi Ulus. Kirilgan durusu yüzünden gidip bir merhaba demeye çekinirdik. Kafasi milyonlarca kavramla, onlarca dille mesguldü…
Rusca, Türkçe, fransizca, almanca, ingilizce ve ibranice yi edebiyat yapmak dereceseinde bildigini , Sorbon da sosyoloji, antropoloji okudugunu onlarca afrika yerli dilini bildigini mükemmel gitar çaldigini …
Ulus‘ un hayati bir kaç 10 insan’ in hayatindan daha dolu geçti 47 yasinda “yok olan” biri için…
Kuzgun Acar anadolu sanatinin en güzel esmeriyse, ulus baker felsefenin, digital sanatlarin en güzel esmeriydi! Bohem, dervis, karsi ve entellektüel.
Yeri asla doldurulamayacak birini yitirdi ülkemiz. Anlatabilecegimi sanmiyorum.
Buna ragmen media fahiseleri için ayrilan gazete sayfalari ve televizyon kanallarinda bir satir haber olmamamasi onu ve medya elestirilerini dogrulamaktadir. Türkiye sinir ötesini berisini, dansözleri, konusa dursun, neleri ve kimleri kaybettigimizi “gerçek hayat” bir gün bize mutlaka gösterecek!
Benim ugrastigim ( Yüksek lisans derslerimde kivrana kivrana anlatmaya çalistigim ama sayfalarca yazmama ragmen bir türlü ifade edemedigim ) alana, dijital sanatlara ve internet’e dair Ulus Baker‘ in Internet’te Sanat Mümkün mü? adli makalesinden bir alinti.
“Pek çok nedenle, bugün henüz “daraltilmis” bir dünyada yasamakta oldugumuzu düsünmeye egilimliyim. Ve bu daraltma, gerçek anlamiyla teknolojiler tarafindan gerçeklestirilmis bulunuyor -televizyon ile genel salaklasma halinin, bilgisayar ile bir tür otizmin, iletisim kolayliklariyla ise bir tür çilginligin özdes hale geldikleri bir dünyanin ortaya çiktigi besbelli. Ama sorun, bütün bunlarla ne yapilacagidir. “Reklamciligin felsefesi”nden bahsedenler var; Japon modeli bir uluslararasi korporatist sirketin bir “ruha” sahip olduguna inanmamizi isteyenler var (özellikle orada çalisanlara mars filan söyletilirken); sorun bir sanatçinin bir gazetede “sayfa düzenleyicisi” olarak ya da bir sirkette reklamci olarak çalismak zorunda kalisi degildir burada. Daha çok “reklamciligin” kendini sanatin son ve nihai biçimi olarak olumlamak isteyisi, Benetton’un “görüntü sefi” ve “sanat yönetmeni” gibi tuhaf unvanlara sahip adami Oliveiro Toscagni gibilerinin yalnizca bir “sanat destekleyicisi”, bir “sponsor” olarak degil, “konseptin sahipleri” gibi ortaya çikmalaridir. Bu tür durumlarla karsilasildiginda “killanma” yetenegimizin de dümura ugratilmis oldugu söylenebilir. Artik eskiden oldugu gibi “sinirlarla”, “disiplinlerle”, “zor” ya da “baski” ile yönetilmemeye basladigimizda ferah bir özgürlügün kapilarinin açilacagini sanmak, çagdas evrensel bönlügün ta kendisidir. Bütün bunlarla basedebilecek ve mahvedebilecek bir bilgisayar virüsünün üretilip ortaliga salinmasi ise pek umut baglanabilecek bir olasilik degildir. Dolayisiyla, görüntüleri kurtaracak, sesleri reklam tinilarindan arindiracak bir filtreleme mekanizmasinin tez zamanda elektronik ortama gönderilmesi ve orada dolasmaya birakilmasi gerekiyor. INTERNET’teki “resmi” yasaklama girisimlerinin çogu zaman nasil sonuçsuz kalabildigini görsek de, bu yasaga hedef olanlarin “gerçek” anlamda “sanal” güçlere sahip olabildiklerini düsünmek simdilik imkansiz. Eksik olan yönler arasinda en önemlisi “sanat” gibi görünüyor. Benin görüsüm, dijital sanatin “henüz gerçeklesmedigi” yolunda. Bütün araçlar hazir bulunuyor, üstelik, isterseniz diyelim, “sanat icra ediliyor” orada, ama Klee’nin formülünü bir kez daha tekrarlarsak, “halkini bekleyen” bir sanat bu? ”
Makale’ nin tümü için; http://www.korotonomedya.net/kor/index.php?id=21,150,0,0,1,0
Ayrica, “Asindirma Denemeleri” adli kitabini mutlaka edinin.
Uzun zamandir kapali durumda olan gisam.metu.edu.tr sitesinde yayimlanan webinarlarini Odtü umarim yeniden yayinlar!
Brikimde çikmis tüm yazilari için; http://www.birikimdergisi.com/birikim/kisi.aspx?kid=715
Son olarak;
Güle Güle Ulus!
Continue Reading
Son Yorumlar