18 October 2009 ~ 0 Comments

Ünsal Oskay

Ünsal Oskay

Çok üzgümüm. Ünsal Oskay’ın ölüm haberini az önce gördüm. Çok seviyordum. Kendime örnek olarak aldığım insanlardandı. Ülkemizin en buhranlı dönemlerinde korkmadan çekinmeden muhalif duruşunu, sevecenliğini, yazarak ve anlatarak bizimle paylaştığı için mutluyum.  Mutluyum çünkü Sosyalizmi eli silahlı adamlardan değil, Ünsal Hoca’ dan öğrendim ben…

Ayrıca izleyemeyenler için; Ünsal Oskay, Murat Belge, Dr. Ulrike Dufner, Latife Tekin’ in bir otobüste istanbul içinde seyr-u sefer yaparak istanbul’u, kentleşememeyi, toplumsal adaletsizlikleri konuştukları 7 bölümlük müthiş bir sohbet-belgesel burada. Ünsal hoca’nın performansı çok iyi değil. Belli ki kendini iyi hissetmiyordu o dönemde.Kemal Can’ ın belgeseli hareket halinde türkiye’ yi mutlaka izleyin. buradan izeleyebilrsiniz-> http://www.nedimhazar.com/hareket-halinde-turkiye.html

Bölümler

hht2
hht3
hht4
hht5
hht6
hht7

Bundan sonrasını Hakan Çelik’ in Ünsal Hoca için yazığı yazıya ve Ünsal Hoca ile yapılmış bir röportaja bırakıyorum. Röportaj yıllar önce yapılmış ve emanet gibi duran Milli eğitim Bakanlığının sitesinde bir yerde ve muhtemelen bir süre sonra orada olmayacak. Kalıcılaştırmak için aşağıya ekledim.

unsal_oskay_03

“Ölüm kaçınılmaz ve eninde sonunda olması beklenendir. Ölüm, yüksek yerlerde yapılmış demirden kalelerde otursak dahi gelip bizi bulur. Ancak ölümün gerçekliğini söylemde kabul eden insan, iş yakınındakilere geldiği zaman soğukkanlılığını yitirir. Kendisine değdiği zaman ise tamamen çaresiz kalır. Belki de ölümsüzlüğe tıbbi çareler aramak yerine gerçek ölümsüzlüğü keşfetmeli. Bir şiir söylemeli zamana, iki satır söz, bir türkü, ya da kömürle çizilmiş ama içten bir resim. Ya da bir ağaç dikmeli. Gören, altında gölgelenen, ya da meyvesinden yiyen “Bu ağacı buraya kim dikmiş. Kim dikmişse şad olsun” diyebilmeli. İşte yüzlerce fidan diken, binlercesini o fidanların altında serinleten, o fidanların meyvelerinden yemelerine vesile olan, Türkiye’nin aydınlık insanlarından birisi daha bizleri bırakıp kendi yalnızlığına gitti.

Yaşamayı severdi. Yaşamın içindeki detayları, kitaplarını, denizi, kadınları, güzel yemekleri… Konuşmayı… Güzel konuşmayı… Şaka yapmayı… Kalıplaşan şeylere ters köşeden çakmayı… Sert yanıtlar vermeyi… Bazen bozmayı bazen güldürmeyi bazen nüktelerle ince mesajlar vermeyi… Zeki adamdı vesselam.

Ancak öyle insanlar vardır ki, yaşamları gün doğumunda başlar, gün batımında sona erer. Onların hayatları ev, araba ve kariyer mengenesine sıkışmış, günü birlik bir mekanik tekerrürden ibarettir. O insanlar hiç bir zaman yaşamaz, yaşayamaz. Ev taksitiyle hayatının en güzel on beş yılını hiç sevmediği bir işte çürüten bir insan için “yaşadı” demek, hayvanlara, bitkilere hatta mikroplara bile hakarettir. Çünkü onların hayat dediği, mutfakta başlayıp işyerinden geçen ve tuvalette sona eren bir hortumla aynıdır. Bir hortum ne kadar canlıysa onlar da o kadar canlıdırlar.

Bu düşünceleri bana Ünsal Oskay kazandırdı. “Hapishanenin Doğuşu”yla kazandırdı. Çünkü Ünsal Oskay asla onlardan biri olmadı. Onlara dönüşenlerden de olmadı. İsteseydi liboş olmayı deneyebilir, bir gazetede köşe kapabilir, patronlara yağ yapabilir, hatta milletvekili, hatta bakan bile olabilirdi. Ama olmadı. Olmadığı için de bir insan gibi yaşadı. Bir canlı türü gibi…

Basında görmüşsünüzdür: “Ünsal Oskay öldü.” diye; ancak Ünsal Oskay ölmedi; Tarih oldu.”

uoskay11

ÜNSAL OSKAY İLE POPÜLER KÜLTÜR ÜZERİNE SÖYLEŞİ

Ethem BARAN – Şaban ÖZÜDOĞRU

-Siz “Popüler Kültür” gazetesinde her hafta, ülkemizin gündemindeki popüler olay veya durumlarla ilgili görüşlerinizi söylüyorsunuz. Bu konuda düşünce üreten bir aydın ve hoca olarak, popüler kültür kavramını siz nasıl tanımlıyorsunuz? Kitle kültürü ile popüler kültür kavramları sizce aynı anlama mı gelmektedir? Yoksa popüler kültür kitle kültürü içinde bir alt kültür müdür?

-Popüler kültür kavramı günümüzde yanlış kullanılmaktadır. Bir ülkenin alt yapı dediğimiz yolları, limanları, madenleri, üretim araçları, bütün unlar kabaca alt kültürü oluşturur. Bunların içinde bunları kullanarak o toplumun hayatı için gereken yiyecekler, giyecekler, inşaat malzemelerini, bir çok şeyi üretiriz. Nasıl üretiriz? insan ilişkileri aracılığıyla, insanlar bu değerleri üretirken hem bu az önce söylediğim alt yapıdaki öğeleri kullanırlar, onlarla ilişki kurarlar hem de onlarla kurdukları ilişkilerin ne şekilde ilişki olacağını belirleyen insanla insan arasındaki ilişkileri… Bunların bir kısmını iş gücü olarak, bir kısmını yönetici olarak, bir kısmını sermayeyi bulan, ödeyen, kullanan olarak, bütün bu alt yapıdaki unsurlar, onların kullanılmasında istihdam edilen insanlar ve bunların nasıl bir yönetim sistemi içerisinde kullanılması gerektiğini belirleyen ekonomik ilişkiler diyebileceğimiz ilişkiler… Demek ki yöneticiler ve yönetilenler var. Efendiler, köleler… Eski çağlarda da, Orta Çağ’da da, sanayi sonrası modern dönemde de bu yöneten kesim sermayeye, üretim araçlarına sahip olduğu gibi istihdam ettiği insanların da bu toplumsal ilişkileri kabullenmesini sağlayan veya kolaylaştıran eğitim sistemi gibi, diğer toplumsal ilişkiler ve eğlence etkinlikleri gibi hayata bakışı kolaylaştıran diğer iletişim biçimlerini de kendileri şekillendirmeyi düşünmüşlerdir. Böylece istihdam edilen insanlar, kendilerini istihdam eden insanların farklı konumda olmalarına karşı üzülseler bile fiili durumu kabullenirler. Kabullenirler, baş kaldırmazlar ama içten içe duydukları bu dargınlığı hep yaşatırlar, işte popüler kültür, bu efendi sınıfının çalıştırdığı insanların yaşamına törensi düzenlemelerle, eğitim sistemiyle aşıladıkları görüşlerin dışında ayrı bir alanda oluşur. Bu alan, efendi kesiminin kontrol edemeyeceği bir tür alt kültür gibi alt yapısını da kendi imkânlarıyla yaşatabileceği bir alanda gelişir. Asur kralları kendi kolonilerini ticaret yolları üzerinde kurarken değişik etnik kökenlerde insanları çalıştırmışlar, bu insanlar gündüz Asur kurallarına uygun hareket ettikleri halde geceleri kendi kültürlerine göre davranmışlar ve Asur kültürünü bir anlamda hicvettikleri de olmuştur. Başka bir örnek vereyim: Karacaoğlan zamanında, İstanbul var, Manisa var, Amasya var, bunların kadıları, görevlileri, yöneticileri var. Diğer yanda da Karacaoğlan gezinir, Dadaloğlu gezinir. Onların şiirlerine baktığınızda padişahın bile eleştirilebildiğini görürsünüz. Divan şiirinin dışında kalan bir tarzda lirik şiirler, aşk şiirleri söylediklerini görebilirsiniz. Ama sonra demiryolları gelişince, buharlı gemiler gelişince, matbaa gelişince, merkezî hükümetin çeşitli kontrol mekanizmaları gelişince, bir yandan da küçük küçük pazarlar, bölge pazarları yerine ulusal bir pazara doğru gelişim olunca insanların Karacaoğlan gibi şiirler yazması git gide zorlaşır. Artık giydikleri urba başka bir bölgeden, yedikleri herhangi bir şey başka bir yerden gelmektedir. Bütün bunlar 16. yüzyıla çok farklı bir dünyayı getirdi. Merkezî yönetimin getirdiği baskıcı resmî kültür diyebileceğimiz, -rafine kültür de diyorlar- kültürün yanı sıra halkın kendi öz duygularını yansıtan bir kültür de gelişiyor. Bu kültür popüler kültürdür yani halka ait kültürdür. Bu kültürün canlı kalmasını sağlayan bir alt yapısı da vardır. Daha sonraları damak tadı, kılık kıyafet, güzellik anlayışı bir bütün olarak daha merkezî yerlere, piyasa mekanizmasına ve bunlara göz kulak olan siyasî karar organlarının bulunduğu yerlere bağlanıyor. Dolayısıyla böyle bir bağlılık oluştuktan sonra halkın yaygın şekilde kullandığı kültür de popüler kültür değildir, kitle kültürü haline gelir çünkü. Kitlenin yönetildiği tasarımlarla, biçimlerle, anlayışlarla kitlesel olarak imal ediliyor. Eskiden evde yapılan şeyler şimdi dışarıdan alınıyor. O yüzden bugünkü kültüre popüler kültür demiyoruz. Çünkü popüler kültürün vazgeçilmez öğeleri vardır, şarkıları bakılmalıdır, türkülere bakılmalıdır; bu Katamonu ağzıdır, bu Sivas ağzıdır diye. Şimdi herkesin ağzı burnu karışmış, istanbul’un ya da yabancı ülkelerden gelen müziğin etkisiyle hepsi birbirine benziyor. Yerel renkler ortadan kalkıyor. Standartlaşmaya gidiyor. Bu standartlaşma TRT’de “Yurttan Sesler’le başladı. Kastamonu havası, Urfa havası İstanbul Türkçesi-ne göre söylenmeye başlandı. Hatta Orhan Gence-bay’ın bağlama çalma tarzını beğenmedikleri için o da ayrılıp kendi bildiği gibi çalıp söyleme yoluna gitti.

-Popüler kültürün bir toplumdaki etkinliğinin (yaygınlığının) o toplumun gelişmişlik düzeyi ile ilgisi olduğunu düşünüyor musunuz?

-Gelişmişliğin değil gelişmenin yol ve yöntemleri farklıdır. Osmanlı toplumu da kendi çağına göre gelişmiş bir toplumdu. Ama orada merkezî yönetim, üretim alanında olsun, politik yönetim alanında olsun o kadar etkin değildi; çünkü bu kadar denetimi yapacak ne iktisadî ne de politik teknolojilere sahipti. Bugün bu teknolojiler var. Onun için bugünün gelişmişlik düzeyiyle, popüler kültürün değil kitle kültürünün gelişmişlik düzeyi arasında bir paralellik düşünebiliriz. Popüler kültürün yaşama şansı kalmadı. Bugün halkın arasında yaygın olduğu için popüler kültür dediğimiz kültür ortadan kalktı; tektipleşmiş, sınai şekilde birtakım kuruluşlarca üretilen, kriterleri, beğeni ölçüleri merkezdeki bu organlarca tayin edilen kültür şekline dönüştü. Değişme böyle olunca, bunun kültürü de popüler kültür değil kitle kültürü oluyor. İbrahim Tatlıses İstanbul’ a geldiğinde önce Urfalı gibi türkü söylemiş; sonra İstanbul’un zevkine uyayım diyerek istanbul Türkçesi kullanmaya çalışmış daha sonra kendisi gibi insanlar istanbul’a dolmaya başlayınca, sanki bağımsızlık ilân ediyormuş gibi tekrar Urfalı ağzıyla söylemeye başlamış. Ama gene kılık kıyafetine baktığınız vakit istanbul’daki varlıklı kişilerin giyinme tarzıyla aynı olduğunu görüyorsunuz. Devlet konservatuvarından çıkmış sanatçıların söyledikleri salonlar, kulüpler ayrı oluyor, İbrahim Tatlıses’ in söylediği yerler ayn oluyor. Her iki yere de giden insanlar farklı kültürel kimliklerini yaşamak için gidiyorlar. Yani İbrahim Tatlıses ‘ten hir İtalyan tenoru gibi opera parçası söylemesini bekleyemeyiz. Bunu yaparsa eğer, şu anki yaptığı işin özelliğini kaybeder.

- Yabancılaşmanın popüler kültür ile doğrudan ilişkisi var mıdır?

- Yabancılaşma yoğunlaştıkça Karacaoğlanlar ortadan kalkıyor. Onun yerine Ferdi Tayfur geliyor. Ferdi Tayfur beyaz ceket giyiyor, frak gibi bir şey giyiyor, papyon takıyor, “Hadi köye dönelim” diye avazı çıktığı kadar bağırıyor ama görüntüde arka plânda kırmızı bir mersedes var; bir de galiba erişilmesi daha kolay olan, şehirdeki zenginleşme olanaklarıyla erişilmesi daha kolay olan bir manken de bacaklarını göstererek mersedese biniyor. Bunun popüler kültürle hiçbir ilgisi yok. Bu kitle kültürüdür. Yabancılaşma yoğunlaştıkça, paraya erişme yollarını bilip de para kazanmasını beceren insanların gözünde o Karacaoğlan değil.

- Popüler kültür gençliğimizin eğitimini nasıl etkiliyor? Bu konuda eğitimcilere düşen görevler nelerdir?

- Gençliğin eğitimi ülkenin genel durumuyla bağlantılıdır. Ama tabii popüler kültür gençliğin eğitimini pek iyi etkilemiyor. Olumsuz etkiliyor, kabul ediyorum, ama şunu unutmayalım, popüler kültürün ortaya çıkmasına neden olan toplumsal hayatımızdır. Esas problemler orada, işsizlik almış yürümüş. Öğretmenlerin, doktorların, üniversite hocalarının ücretleri düşük, insanları bugünkü yaşadıkları hayata nazaran daha refaha eriştirecek bir toplumsal yapı istiyoruz ve tasarlıyoruz. Ama bu tasarlama işi bir çaba gerektiriyor. Okumak, düşünmek, bir araya gelip dertleşmek gibi… Ve bugünün hayat şartlarında geleceğe ilişkin olarak insanların pek bir ümidi yok. Ben okuldan mezun olduğumda ne olacağımı biliyordum. Bugün Siyasal’ı bitiren biri bile ne iş bulacağını bilemiyor. Bu popüler kültür filan değil. Üç beş kuruş para bulup plâkçılar çarşısında kaset yapan üç beş kişinin ürettiği ne idüğü belirsiz bir kültür. Bu kültürün içine çocuklarımız umutsuz oldukları için sürükleniyorlar. Yoksa bu üretilenler güzel olduğu için değil. Kısacası gençlerimizin bu kötü etkilenmeleri sadece kültürden değil, yaşadığımız hayattan kaynaklanıyor. Akıl dışı işleyen bir hayatın acımasızlığını görmemizi azaltacak, kafamızı uyuşturacak bu kötü müzik, bu kötü kültür aranan bir şey haline gelecektir. Bugün yanlış bir şekilde popüler kültür denilen bu kültür, günümüzün okumuşunun da okumamışının da geleceğinden eskisi gibi bir umut bekleme şansı kalmayan insanımızın acıya karşı bir tür dayanma gücünü artıran bir afyon gibidir.

- Son dönemlerde gençlerin kendi aralarında, kendilerine özgü, bozulmuş bir dille konuştukları ve en basit dil kurallarını bile bilmeden yazdıkları gözleniyor. Dildeki bu bozulmanın, gençlerin topluma, sisteme, aileye, çevreye bir tepkisi sonucu oluştuğunu söyleyebilir miyiz?

- Evet, özellikle gençlerimizin kendi aralarında çok farklı, Türkçenin mantığını göz ardı eden bir dille konuştuklarını görüyoruz. Birincisi, dil düzeyinin düşüklüğünden oluyor; ikincisi, gençler çeşitli sorunları, acıları yaşadıkları için, düzenli bir hayatı, ülkeyi bulamadıkları için hiçbir şeye eskisi kadar saygı göstermiyorlar. Saygısız oldukları için değil, saygıyı hak eden şartları bulamadıkları için… Liseyi, üniversiteyi bin bir güçlükle okuyup bitirene kadar bir yedek parça dükkânı açarsın, beş tane gencin ulaşamadığı kadar yüksek bir hayat standartına kavuşursun. Dünya böyle olunca, herkesin babası otomobil galerisi açacak güçte olmayınca, gençler, önlerindeki iyi günlere gidecek olan yolun daraldığını gördükçe, ahlâk, din, anayasa, dil, bunların hepsine duydukları saygıyı yitiriyorlar. Çünkü işin fiili tarafına bakacak olursak, bu kurumların eskisi kadar saygıyı hak edebilecekleri bir toplumsal sistem de kalmadı. Böyle olunca çocuklar da kendi aralarında bu öfkeyi, dargınlıklarını, küskünlüklerini dile getirebilecekleri “yerler”, galiz kelimeler de kullanarak, tiksinti verecek kelimeler de kullanarak, birbirlerini ve insanı çok küçük düşüren sözlerle hitap ederek konuşmaya başladılar, böyle bir konuşma biçimi türettiler. Ama gene de çok şükür, derse girdiklerinde “hocam” demeyi unutmadılar.

- Bir kitabınızın adı “Yıkanmak İstemeyen Çocuklar Olalım.” Ne dersiniz, bugünkü çocuklar sizin söylediğiniz gibi, yıkanmak istemiyorlar mı?

- Yıkanmaya karşı değilim tabii, yanlış anlaşılmasın; bayramdan bayrama, yağmur suyunu biriktirip yıkanan bir adam değilim. Bu söz bir Alman yazarına aittir. Alman kayzeri Wilhelm, adamlarını çağırır emir verirmiş, halkıma söyleyin yıkansınlar, güzel kokular sürünsünler, onları ziyaret edeceğim diye. En uzak yerlerdeki kuş kafalılar bile yıkanır beklermiş. Bir tek çocuklar, “Bize ne?” derlermiş, “biz oyunumuza devam edelim.” Bu felsefeden hareketle yazılmış yazılar vardır o kitapta. Başkası söyledi diye değil, kendi isteğimizle yapmalıyız her ne yapacaksak. Kendi oyununu kendin kur. işte demokratik terbiye bu. Halk, toplum içindeki herkes, kendi oyununu kendi kursun, sonra da aralarında anlaşıp hangi gün hangi oyun oynanacaksa, hangi kurallarla oynanacaksa, oyunumuzu kuralım, oynayalım…

-Edebiyatın popülerleşmesi konusunda neler söyleyeceksiniz?

- Sermaye grubu yayınlayacağı kitabın, derginin belli bir sayıda satmasını gerekli görüyor. Sayı büyüdükçe ortalama anlayış, ortalama beğeni satış için tek güvence oluyor. Kendi işleyişini, o işleyiş içinde bir sürü sorun yaratarak insanı istihdam eden bir sistem, olanı biteni insanların açıkça anlamasından hoşlanmıyor.Eğitim sistemiyle, medyasıyla insanları gerçeği görmekten alıkoyacak başka taraflara çekmeyi tercih ediyor. Bu tercihe toplumun büyük çoğunluğu uymak zorunda kalıyor, çünkü gerçeği görmenin hem zahmeti var hem de riski var; gerçeği konuşursanız kimse sizden hoşlanmıyor. Böyle olunca akla, fikre önem veren bir anlayıştan çoğunluğa dayalı bir anlayışa yönelim oluyor. Oysa nicel şeyler aldatıcıdır. Kaliteli şeylere bakmak gerekir. Bir romancı, böylesi daha çok satar diyerek yazıyorsa romanını, iyi bir romancı olabileceği halde bu şansını kaybeder. Sanatçı sanatını kendi anlayışına göre yapar, piyasa şartlarına göre değil.

UNSAL OSKAY

1939′da Şanlıurfa’da doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesini bitirdi.

1966/1967′de ABD’de Stanford Üniversitesi İletişim Araştırmaları Merkezi’nde “Special Student” olarak 37 kredilik bir öğretim gördü. Ankara Üniversitesi SBF’nin Basın ve Yayın Yüksek Okulu’nda asistanlığa başladı. 1972′de TRT Toplumsal Araştırma Büyük Ödülü’nü kazandı. Aynı yıl Kültür Değişimi Modelleri teziyle doktorasını tamamladı, siyasal bilim doktoru oldu. 1982′de 19Yüzyıldan Günümüze Kitle iletişiminin Kültürel işlevleri tez çalışmasıyla doçent; 1989′da profesör oldu. Ankara SBF’deki Basın ve Yayın Yüksek Okulu’nda, Bursa Akademisi’nde, Anadolu Üniversitesi’nde, Marmara Üniversitesi’nde, İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi ve Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde hocalık yaptı ve yapmakta.

Bazı Eserleri: Gelişim Açısından Küttür Değişimi, (doktora tezi, Ankara, 1971); Toplumsal Gelişmede Radyo ve Televizyon, (1972 TRT Büyük Ödülü); Göç ve Gelişme 1976; XIX. Yüzyıldan Günümüze Kitle İletişiminin Kültürel İşlevleri 1982; Müzik ve Yabancılaşma 1982; Estetize Edilmiş Yaşam 1983; İletişimin ABC’si 1992.

  • Share/Bookmark

Continue Reading

11 March 2009 ~ 2 Comments

Türkiye’ de Bilim Çamura Saplanıyor!

Türkiye’ de Bilim Çamura Saplanıyor!

Ortaçağ Avrupası’nı ve engizisyon mahkemelerini bilirsiniz. Aslında aynı süreç benzer şekilde Osmanlı İmparatorluğunda’ da yaşanmış, fikirler yasaklanmaya, kitaplar yakılmaya başlanınca Osmanlı’nın gerileme ve yokolma süreci de beraberinde gelmiş.

[...]

  • Share/Bookmark

Continue Reading